Türk Sinemasında Zina

Özet:
Evlilik kurumu’yla ilgili aldatma konusunu içeren ilk filmimiz, Osmanlı imparatorluğu döneminde seyirci karşısına çıktı. Yıl 1918’di.Filmin adı “Pençe”, yöneytmeni de Sedat Simavi. Son osmanlı padişahı Vahdettin’in tahta çıktığı günlerde gösterime giren “Pençe”, Muhsin Ertuğrul’ul da sert eleştirilerine maruz kaldı. ‘Her Türk’ü utandıran’ bir film olarak anıldı.
Kelimeler:
Agah Özgüç, Türk Sinemasında Zina, Türk sineması, zina filmleri, zina konusu, 1918 Pençe, 1933 Söz Bir Allah Bir, 1950 Çıldıran Baba, 1955 Kızımla Beraber Ağladık, 1940Şehvet Kurbanı, Muhsin Ertuğrul

TÜRK SİNEMASINDA ZİNA

‘Devlet baba’nın yatak odalarımıza kadar girip zinaya cezai yaptırım uygulamasına yönelik öneriyle büyük bir tartışma başlatıldı bildiğiniz gibi. Köşe yazılarında, bazı TV programlarında… Sular bir türlü durulmuyor, Milliyet Sanat yayıma hazırlandığı sırada tartışmalar devam ediyordu.

‘Zina’, nikahta sadakat yemini eden evli bir kadının ya da erkeğin eşini başka biriyle aldatması… Yani ‘ihanet’, yani ‘yasak ilişki’… Peki ya konunun sinemamızdaki serüveni?  ‘Zina’nın ve evlilik dışı yasak ilişkilerin Türk sinemasında ele’alındığı örneklere gelin birlikte bakalım.

Aldatma eylemi nasıl başladı?

Tarihsel bir sıralamayla gidersek, ‘evlilik kurumu’yla ilgili aldatma konusunu içeren ilk filrnimiz, Osmanlı Imparatorluğu döneminde seyirci karşısına çıktı. Yıl 1918’di. Filmin adı “Pençe”, yönetmeni de Sedat Simavi. Son Osmanlı padişahı Vandettin’in tahta çıktığı günlerde gösterime giren “Pençe”, o yılların siyasal koşulları ve ahlak anlayışına göre, elbette cinsel dozu yüksek bir filmdi. Muhsin Ertuğrul’un da sert eleştirilerine maruz kalan film, içerdiği açık  seçik sahnelerle ‘her Türk’ü utandıran’ bir film olmuştu. Evli bir kadınla ilişki kurup, onun uğruna yuvasını dağıtan ‘şehvet kurbanı’ bir erkeğin öyküsünü sergiliyordu “Pençe”.

Ertuğrul verdiği tepkiye rağmen yıllar sonra benzer yasak ilişkilere opera  komik türü filmlerinde yer verecekti. Evli çiftlerin birbirlerini aldatmaları gibi dramatik ögeler, suya sabuna dokunmadan, şarkıll  sözlü bir güldürü atmosferiyle yumuşatıldı Ertuğrul’un filmlerinde. “Karım Beni Aldatırsa”da, “Söz Bir Allah Bir’de (1933), evli kadınların zamparalanyla buluştuklan mekanlar garsonyerlerdi. Bir polis baskını sonucu ortaya çıkan ilk ‘zina olayı’ yine Ertuğrul’un “Söz Bir Allah Bir” adlı operet türü filminde gerçekleşti. Filmin kahramanlarından Şerafettin (Mahmut Moralı), karısı Ayten’i (Melek Tayfur) arkadaşı Recep ile (Hazım Körmükçü) bastırtmıştı.

ihanete uğrayan kocaların, evli masum kadınların, ortada kalan günahsız yavruların birbirlerine benzeyen öyküleri “Bir Yabancı” (1948), “Çıldıran Baba” (1950), “Günahını Ödeyen Adam” (1952), “Kızımla Beraber Ağladık” (1955) ve “Hayat Cehennemi” (1958) gibi aile facialarına dönüşen melodramlarla sürüp gitti. Muhsin Ertuğrul’un 1940 yılında ilk örneğini verdiği “Şehvet Kurbanı “yla evlilik, erkek  bar kadını ilişkileri birçok filmde tekrarlandı. “Bar Kızı”yla, “Hayatımı Mahveden Kadın”la, “Canavar Kadın”la… Kadınlar hep suçlu, karılarını aldatan ‘şehvet kurbanı’ erkekler ise hep masumdular…

Cezalandırılan aldatmalar

Gerçek yaşamlarda olduğu gibi sinema dünyasının ‘kurmaca yaşam’ biçimlerinde de ‘aldatma  ihanet ilişkileri’ çeşitli boyutlarda gelişti. Şikayet üzerine düzenlenen polis baskınları sonucu suçüstü (cürmü meşhut) yakalanmalar ve ölümle cezalandırılan ‘aldatmalar bunlar arasında. Hemen bu noktada, kaba kuvvete dayalı, sadistik ‘ihanet cezası’ geliyor aklımıza. Yeni Zelandalı kadın yönetmen Jane Campion’un “Piyano” adlı filminde olduğu gibi. Hatırlayacağınız gibi, filmde kocasını aldatan kadın, parmağının baltayla kesilmesiyle ödüyordu cezasını.

Bizim sinemamızda ‘aldatmanın ve aldatılmanın cezası’, yine ilk kez Muhsin Ertuğrul’un 1939  42 yapımı “Kıskanç” adlı filminde görüldü. Bir ölüm cezasıyla… Cahide Sonku’nun oynadığı erkek düşkünü evli kadın, kocası tarafından öldürülüyordu. Baha Gelenbevi’nin 1948’de yönettiği “Çıldıran Kadın”da ihanete uğrayan koca bu kez, karısını yaralayıp âşığını vuruyordu. Lütfi 0. Akad’ın 1953 yapımı “Altı Ölü Var” adlı filmde ise aldatma eylemi katliama dönüşüyor, tren makinisti koca üvey çocuklarını boğup, karısı ile âşığını öldürüyordu. Bir diğer filmde Vedat Örfi Bengü’nün “Kapanan Gözler”inde kocasına ihanet eden kadın, polis baskınında suçüstü yakalanıyor, kadın da dostu da ölümden kurtulamıyordu.

Evlilik kurumuna ihanet edenlerin ölümleri, bu ilk dönem filmlerinde ‘maço erkek geleneği’ne bağlı bir ahlak anlayışı içinde sürüp giderken ‘aldatma’nın ipuçları, somut nedenleri tümüyle öne çıkmadı. Tüm sorunlar, kolaycılığı içeren bir ‘arabesk kıskançlığı’ üzerinden işlendi.

Beyinsel aldatmalar ve tutkular

Malumunuz, evlilik kurumundaki kimi aldatma ve ihanetlerin bir boyutu da yatağa girmeden beyinde gerçekleşmesi. Bu ‘beyin zinası’nın özelliği, bir ‘sır’ gibi gizli kalışı. Ortaya çıkması mümkün olmayan bu tür aldatmalar çekim süresince, film setlerinde evli oyuncular arasında da sıkça yaşandı. Ne denli bilinmese de tanığı olduğumuz, önlenmesi zor ve tabii film setlerinin dışına taşmayan bu ‘gizli ilişkiler’in örnekleri o kadar çok ki… Bu konuda roman bile yazılır. Neyse biz, film setlerinde yaşanmışlardan değil de, filmlerden örnekleyelim işin bu boyutunu.

1980’lerde, özellikle de 1990’11 yılların sinemasında evli çiftlerin birbirlerini aldatmaları konusuna, daha gerçekçi ve sorgulayıcı bir bakış agslyla yaklaşıldı. Yavuz Özkan’ın “Bir Sonbahar Hikayesi”nde (1993), Batı dilleri edebiyatı profesörü rolünü üstlenen Zuhal Olcay, öğrencilerinden biriyle bir anlık beyinsel ilişkiye giriyor, ama evli kadın yine aynı anda geri çekiliyordu. Kafasının içindeki aldatma arzusu orada, beyninde gömülü kalıyordu. Orhan Oğuz’un “Kara Kentin Çocukları” nda da anlık bir ilişki yaşanıyordu. Ancak bu farklıydı. Nilüfer Açıkalın, kocası askere gittikten sonra bir sarhoşluk anında eşinin arkadaşıyla yatıyordu. Ama kadın pişmandı ve kocasını aldatması da bir geceyle sınırlıydı. Tomris Giritlioğlu’nun bir dönem filmi olan “Salkım Hanımın Taneleri”nde ise Derya Alabora’nun canlandırdığı evli kadın, kocasından ne kadar nefret etse de, onu duygusal ilişki kurduğu kumaş tüccarı Levon ile (Uğur Polat) ancak beyninde aldatabiliyordu.

Aksoy, Oğuz, Tekand…

1980’11 yılların sinemasında ‘tutku’ya dönüşen aldatma ve ihanet öyküleri içeren çok sayıda film izledik. 1982’deki Türkan Şoray’ll “Mine” ve 1984 yapımı Hale Soygazi’li “Bir Yudum Sevgi” adlı Atıf Yılmaz filmleri unutulmaz. Ama ‘tutku kurbanı’ evli kadın tiplemelerinin ağırlıklı olduğu yıllar 1990’lardı. Sinemasal düzeyi ve açık saçık sahneleri ne kadar tartışılsa da Seçkin Yasar’ın bir kadın yönetmen gözüyle tutkuya dönüşen aldatma olgusuna yaklaştığı “Sarı Tebessüm”, uç örneklerden biri sayılır. Filmde Şahika Tekand, kocasına arkadaşıyla ihanet ediyordu.

“C Blok”ta (Zeki Demirkubuz) Serap Aksoy, kapıcısının oğlu ile yatmıştı, “Çözülmeler”de (Yusuf Kurçenli) Nurseli İdiz, “Yengeç Sepeti”nde (Yavuz Özkan) Derya Alabora, “Yumuşak Ten”de (Orhan Aksoy) Meral Oğuz, “Akrebin Yolculuğu”nda (Ömer Kavur) Şahika Tekand ve “Avcı”da (Erden Kıral) Jale Arıkan, rol icabı kural dışı tutkulara, yasak aşk aldatmalarına teslim olmuşlardı.

Yaşamın içinde yasaklar, baskılar ve zaaflar var oldukça her tür aldatma varlığını sürdürecek. Ve tüm bu olgular, sinema perdesine de yansıyacak tabii. Ama önemli olan her iki yaşam biçiminde de, bir noktadan sonra ipin ucunu fazla kaçırmamak galiba. Acaba?


Kaynak: Milliyet Sanat – Ekim 2004

Yorum yapın